Yalnızlıkla ilgili yazılan şiirleri, hep evde tek başına kaldıklarında yazdıklarını zannederdim Ya da bir pazar günü gezmeye gitmek için müsait bir arkadaş bulamadıklarında. Her gün beraber olduğu birisi, o gün işe ya da okula gelmediğinde mesela... Bunu okuyan herkesin, yalnızlığın ne demek olduğunu bilen en iyi kişi olduğuna eminim. Ama siz de emin olun, hiç yalnızlığı yaşamayan biri, onu benim önceden zannettiğim şey zanneder Evet, şimdi ben de biliyorum o kadarcık bir şey değil yalnızlık, Evet şimdi çok iyi biliyorum ben de, şairler neler çekmiş. Artık biliyorum yalnızlık ne kadar da yapışkan, can sıkıcı, boğaza takılan bir gıcık kadar gıcık... Aslında en iyi bildiğini iddia ettiğini söyleyen herkesten daha çoğunu biliyorum. Çünkü sandığınız gibi, geceleri yalnız uyumak değil o, Tek başına sevinip tek başına ağlamak da değil. Telefonun çalmaması, gelenin olmaması, bir tek arkadaşın kalmaması? Hayır değil. Yalnızlık denen şey, birlikte uyuduğunun bir 'beden' olmasıdır. O şey, birlikte gülüp ağladığın kişiyle, farklı şeylere aynı tepkileri vermektir. Hiç susmayan telefonların sürekli bir şeyler istemesi, her kapının bir şey almak için çalınmasıdır. Asıl yalnızlık da, yanıbaşındaki onca arkadaşının, anlattığını bile anlamamasıdır. Bir insanı yalnız bırakmamak zor şey böyle düşününce. Hem böyle düşününce üzülmüyor insan yalnız bırakıldığına, kolay değil, her insan yapamaz diyebiliyor. Yine de kendimi alamıyorum kendi kendime içlenmekten. Ben yalnızlığı bu kadar iyi tanıyorsam, Hep senin yüzünden..!
Blog kullanan insanları önemsiyorum. sosyal medyanın dejenere paylaşımlarından farklı bir ortamı var çünkü blogların. Üretken olduğuna inanıyorum blog yazarlarının, yine sosyal medyadaki şiir ve yazı tüketiciliğinin aksine. Kullananlar bilir, eviniz gibidir burası, sanki kimse okumuyor gibi rahat yazarsınız, içinizi dökersiniz. Bu da size, gösterişten uzak bir samimiyet verir; yazdığınız yazılara, şiirlere, ya da çektiğiniz fotoğraflara veyahut da paylaştığınız müziklere... Bloğunuzun sıfatı neyse, sizin içiniz odur. Fotoğraf bloğuna sahipseniz biz sizi fotoğraf sever olarak biliriz, şiir bloğunuz varsa, biz takipçileriniz için bir şairsinizdir... İnsanın içini dökmesi iyidir... Blog kullanan insanlara saygı duyuyorum biraz da. onlarla konuşabileceğimiz şeyler olduğuna inanıyorum. ortak zevklerimiz ve ilgi alanlarımız olduğunu, birlikte yapacağımız çaylı bir sohbetin çok renkli ve zevkli olabileceğini düşünüyorum... Neden olmasın?..
Filozoflara has şımarıkça dertlere sahibim. Diyorum ki yorgunum, diyorum ki dinlenmek istiyorum. Gidecek hiçbir yerim yok diyorum. Bu kafese mahkumum. Beklemekten yorgunum, ağır makamlı şarkılardan yorgunum; kendim gidip kendim beklemekten, kendim söyleyip kendim dinlemekten yorulduğumu kastediyorum. Unutamadıklarımın ağırlığı büküyor belimi. Mutlu olmaklık geçmişte olan bir şey değil, söylenenler zihinde canlı dururken. Güneşin yeniden doğması, battığı yere bakarak beklenmez. Kalp kırıksa, hatırlanacak güzel bir şey kalmaz arkaya. Sarf edilmesi bir an süren bir cümle, kat edilmesi günler süren yolların koyamadığı mesafeleri koyar araya..
Yalnızlığı bile yalnız yaşayamayan bir insanı hayat daha çok yoruyor. Başa çıkılması bizatihi zor olan bir şey olan yalnızlığın yanında Başa çıkılması gereken başka şeylerin de var olması yoruyor aslında. İnsanlara kırılıyorum, insanlar değişmesinler istiyorum; hayatlarında ne olursa olsun, hayatlarına kim girerse girsin, aynı kalabilsinler istiyorum. Dengeyi kurmak zordur biliyorum, ama asıl zor olan dengede kalmak...
Bu kırgınlıklar, bu yorgunluklar, bu yoğunluklar, bu kavgalar, bu gidişler, terk edişler, kafa karışıklıkları, kararsızlıklar... hayatımda yeni bir döneme doğru sürükledi beni. Planlar yapıldı, fazlalar atıldı, eksikler yazıldı, eşyalar toplandı, biletler kesildi, vedalar edildi ve bir ay sonrasına niyetlenildi... "Hicret", derdi iyi bir yazar, "imkanların tükendiği yerden imkanların üretileceği yere göç etmektir."
Hicret, fedakarlıktır. zahirde de olur göç, batında da. gönlünü sevdiğinin istediği yere koymaktır mesela, hiç istemesen de. Sevdiğin gel dediğinde usulca gelmek, gitmeni istiyorum dediğinde boyun büküp gitmektir hicret. Mücadeledir. Elindekinin hepsini sarf ettikten sonra, ellerine yeni gayretler giydirmek için gitmektir. Sabretmektir. Tekrar çağırılana kadar, isyan etmeden, soru sormadan, ona kızmadan beklemektir. İmtihandır hicret. Her imtihan gibi zordur, zorunludur. Belki de sıramız geldi kaçınılmaz sorularla muhatap olmaya. Olanda hayır vardır, Hicretimiz hayr ola, mübarek ola...
Herkesin içinde kendince mutlu olduğu bir hayatı var. Kimi zaman başkalarının hayatına özendiği olsa da, kimseye vermeyeceği, başka hayatlarla değiştirmek istemeyeceği bir yaşantısı var... Sadece bazı olaylar, bazı kişiler, bazı durum ve şartlar ile birlikte, kişi hayatının seyrinde değişiklikler olabiliyor kimi zaman. Ve bu sözünü ettiğimiz kişi hayatı, o kadar tekdüze, -mutsuz olmamasına rağmen- o kadar alışılmış ve o kadar sıradanlaşmıştır ki, gidişatı etkileyen kişi ya da olayların rüzgarına birden kapılıverir. Bu yeni ve kendisininkinden farklı olan hayata kendini monte eder çabucak ve kabul görmeye çalışır. Bunu ister. Bu isteği olumlu karşılanır, kabul edilirse mutlu, olumsuz karşılanır da kabul görmezse mutsuz olur. Bu düz bir işlem... Eğer önce kabul görür de sonra dışlanırsa, bir zaman içinde bulunduğu bir hayata uzaktan bakmaya maruz bırakılırsa, işte ona mutsuzluk demek yavan kalır. Çünkü, kısa bir zaman da olsa "ait" hissetmiştir kendini, belki planlar yapmıştır, hayal bile kurmuştur hatta. İnsan çabuk hayal kurar çünkü... İnsan zanneder, bilmez çünkü. Hayır, inanmayın onlara; hayatın matematiği basit değildir! Kolay gibi görünür ama çözmek insan işi değildir. Hayatın matematiği mistiktir. Ve insan, bu işlemin en çetin bilinmeyenidir.
"Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız, ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla..."
Beylik laflar ettiğime bakmayın, son noktayı hep şairler koyar. Hayatımız var oldukça, 'başkaları' da hep var...
Güzel bir adım yok, güzel bir yüzüm, güzel huylarım, Kimilerine göre güzel bir ahlakım da yok. "Üzüm üzüme baka baka kararır" düsturunca güzeli sevmeye düşkünlüğüm var bir tek. Bana iltifat edenlere, bendeki herhangi bir şeye güzel diyenlere inanmadığımdan mutlu da olmuyorum,
bir güzel beni sevince mutlu olduğum kadar.
Güzel sevdi, ben sevdim... Güzel geldi, ben sevdim... Güzel durdu, ben sevdim... Güzel gitti, ben sevdim... Güzel unuttu, ben sevdim...
Dedim ya, güzel değildim, elle tutulur bir bilgim de yoktu, saygı duyulur bir kabiliyetim de... Bülbül gül peşinde perişan gibi, ben de bîçare güzel peşinde... Güzel, güzele yaraşırdı hakikatte...
Akşam oluyordu, karanlıktı, akşam güzeldi, tıpkı yağmur gibi...
Akşamı sevdim. Yağmur yağıyordu, yağmur güzel yağıyordu Otobüs gelmese de olurdu...