Karanlığa, soğuğa, yalnızlığa ve ilk etapta kötüymüş gibi duran her şeye
haddi aşar cümlelerimden,
korkularım ve endişelerimden sonra...
peki bundan sonra
ya sonra?
Bu yazı geliştirile, şimdilik şu çalanı dinleye dinleye...
19 Nisan 2011 Salı
5 Nisan 2011 Salı
23 Mart 2011 Çarşamba
13 Mart 2011 Pazar
O neydi derken..
Dümdüz otobanda, gidebileceği son süratle giden bir kaplumbağa gibi hayatlarımız..
Ters dönünce anlıyor insan o kadar kolay değilmiş hayat...
Tekdüze yol alırken bir tümseğe takılır ayağınız,
Hop!
Ne olduğunu anlamadan düşüncelerin farklılaştığını fark edersiniz.
Bu yol ne zaman bitecek derken, nasıl düzeleceğim demeye başlarsınız.
Geç kalmışlık veya erken gelmişlik
Yalnızlık veya beraberlik
Durmadan çalışmak veya sıcacık bir limanda dinlenmek
Asık yüzler veya anlamlı bakan gözler
Sıradanlıklar veya heyecanlar....
Korkmak eylemine, engel olmak fiili gerekli..
Yardım çağırmak eylemime, işitmek fiili...
Ters dönünce anlıyor insan o kadar kolay değilmiş hayat...
Tekdüze yol alırken bir tümseğe takılır ayağınız,
Hop!
Ne olduğunu anlamadan düşüncelerin farklılaştığını fark edersiniz.
Bu yol ne zaman bitecek derken, nasıl düzeleceğim demeye başlarsınız.
Geç kalmışlık veya erken gelmişlik
Yalnızlık veya beraberlik
Durmadan çalışmak veya sıcacık bir limanda dinlenmek
Asık yüzler veya anlamlı bakan gözler
Sıradanlıklar veya heyecanlar....
Korkmak eylemine, engel olmak fiili gerekli..
Yardım çağırmak eylemime, işitmek fiili...
6 Mart 2011 Pazar
Ihlamur'u Kesmesinler...
Bir çift el düşer gecenin karanlığına..
Umutsuzluğa uzanan ellerini söylüyorum, evet..!
Sen varken korku yoktu
İnanmak ve güvenmek vardı
Hep kuzeyde dururdun, sert eserdi senden hep
soğuk iklimlere can-ı gönülden alışmak vardı..
şimdi anlatmak neyi değiştirir bilmiyorum
hatırlar mısın, eskiden de bir şeyi değiştirmezdi
çünkü sen ne dersen de, sadece sana inanmak vardı...
Gölgesine sığındığım heybetinden mahrum kalalı sağanaklar dinmedi bilmiyorsun.
Hayat denen şeyin pembe rengi kaybolunca şükrettim renkli televizyonumuz olduğuna
Zira olmuyor, yaşanmıyor, çekilmiyor siyah beyaz bir dünya
Sen varken, siyahları bir trene bindirir yollardım
o hep gitmeyi hayal ettiğin uzaklara.
Sahi, ne vardı oralarda bende olmayan,
Niye hiç bana gelmek istememiştin?
Hem zaten ne bana geldin, ne uzaklara gittin...
Hatırlar mısın, hep gitmek ister, ama bana git derdin..
Gönderme beni diyebilirdim,
Ağlayabilirdim,
Yalvarabilirdim, yapmadım!
Çünkü gönderme demek için,
Ağlamak için,
Yalvarmak için güç gerekir, bilmezsin.
Güçsüzüm...
Ben, hayal bile kurmayı kendine yasaklamış,
Kendi ülkesinde kendini sömüren bir hükümdarım sen gideli
Gel demem,
Dur demem,
Git demem,
Gelsen, kal bile demem.
Ben bembeyaz sayfaları kapatıp, kara kaplı defter diye bağrıma bastım
İnandıklarımın, hem de hepsinin, yalan olduğunu öğrendikten sonra rahatladım
Güldüm gerçekten, güneş parladıkça güldüm, gülüyormuş gibi yapmadım...
Güneş gider, tebessüm biterdi çoğu zaman,
Ama yasaktı adın, kendi ülkemde, kendi derdimin devasını yasaklayan bir sultanım..
Ben hiç böyle şeyler yazmıyorum, söylemiyorum kimseye
Kendime bile..
Düşünce ağlamamak için dudaklarımı ısırıyorum
Dudaklarım kanıyor..!
Bir şeyler söyle bana, canım yanıyor...
Ellerin diyordum, doğru ya;
İşte alacak olursan ellerini yüreğimden, olacakları görüyorsun
Ben alıştım, ama yine de bir şeyler söyle bana,
Canım yanıyor biliyorsun..
Sen git, görmek istemem asla,
Ben sözlerin diyorum, gölgen, ellerin onlar gitmesin...!
Gölgen olmazsa yanarım, kururum ıhlamur ağacı
Allah seni başımdan eksik etmesin..!
Umutsuzluğa uzanan ellerini söylüyorum, evet..!
Sen varken korku yoktu
İnanmak ve güvenmek vardı
Hep kuzeyde dururdun, sert eserdi senden hep
soğuk iklimlere can-ı gönülden alışmak vardı..
şimdi anlatmak neyi değiştirir bilmiyorum
hatırlar mısın, eskiden de bir şeyi değiştirmezdi
çünkü sen ne dersen de, sadece sana inanmak vardı...
Gölgesine sığındığım heybetinden mahrum kalalı sağanaklar dinmedi bilmiyorsun.
Hayat denen şeyin pembe rengi kaybolunca şükrettim renkli televizyonumuz olduğuna
Zira olmuyor, yaşanmıyor, çekilmiyor siyah beyaz bir dünya
Sen varken, siyahları bir trene bindirir yollardım
o hep gitmeyi hayal ettiğin uzaklara.
Sahi, ne vardı oralarda bende olmayan,
Niye hiç bana gelmek istememiştin?
Hem zaten ne bana geldin, ne uzaklara gittin...
Hatırlar mısın, hep gitmek ister, ama bana git derdin..
Gönderme beni diyebilirdim,
Ağlayabilirdim,
Yalvarabilirdim, yapmadım!
Çünkü gönderme demek için,
Ağlamak için,
Yalvarmak için güç gerekir, bilmezsin.
Güçsüzüm...
Ben, hayal bile kurmayı kendine yasaklamış,
Kendi ülkesinde kendini sömüren bir hükümdarım sen gideli
Gel demem,
Dur demem,
Git demem,
Gelsen, kal bile demem.
Ben bembeyaz sayfaları kapatıp, kara kaplı defter diye bağrıma bastım
İnandıklarımın, hem de hepsinin, yalan olduğunu öğrendikten sonra rahatladım
Güldüm gerçekten, güneş parladıkça güldüm, gülüyormuş gibi yapmadım...
Güneş gider, tebessüm biterdi çoğu zaman,
Ama yasaktı adın, kendi ülkemde, kendi derdimin devasını yasaklayan bir sultanım..
Ben hiç böyle şeyler yazmıyorum, söylemiyorum kimseye
Kendime bile..
Düşünce ağlamamak için dudaklarımı ısırıyorum
Dudaklarım kanıyor..!
Bir şeyler söyle bana, canım yanıyor...
Ellerin diyordum, doğru ya;
İşte alacak olursan ellerini yüreğimden, olacakları görüyorsun
Ben alıştım, ama yine de bir şeyler söyle bana,
Canım yanıyor biliyorsun..
Sen git, görmek istemem asla,
Ben sözlerin diyorum, gölgen, ellerin onlar gitmesin...!
Gölgen olmazsa yanarım, kururum ıhlamur ağacı
Allah seni başımdan eksik etmesin..!
15 Şubat 2011 Salı
Bi' dk dinler misiniz?
Sevgiye muhtaç olmasaydık, der Hüsrev Hatemi...
Bu kadar mı sanki?
Keşke inanmaya da muhtaç olmasaydık... İnsan olmanın acziyetiyle sarılmayabilseydik keşke her uzanan ele.
Ve insan olmanın aceleciliğiyle benimsemeyebilseydik her ilave olanı hayatlarımıza...
Vaadetmek, en sinsi yalandır belki de ne dersiniz? Çünkü, siz bile anlamazsınız vaatlerinizi sıralarken, aslında gerçekleştiremeyeceğiniz şeyleri söylemekte olduğunuzu.
İş ciddiye binerse, ya da olur da şöyle bir düşünürseniz farkına varırsınız söylediklerinizin elle tutulur yanı olmadığını. Belki o zaman bile farketmezsiniz söylediğinizin yalan olduğunu. Ama kabul edelim, gerçekleştiremeyeceğimizi bile bile ettiğimiz vaatlerin, gerçek olmadığını bile bile söylediğimiz yalnlardan ne farkı var?
Ve fark etmediğimiz bir şey daha; giderken de veda etmeyin!
Çünkü belki hiçbir zaman aklınıza gelmeyecek duygusallıktaki cümleler, nedendir bilinmez, veda konuşmalarında dökülür inciler gibi. Ve o cümleler yakıcıdır, kırıcıdır, dağıtıcıdır, yerle bir edicidir, mahvedicidir, yazık edicidir, yaklaşmakta olan ayrılığın düşündüğünden de fena olduğunu fark ettiricidir!
Gitmek niyetindeyseniz, veda etmeden gidiniz!
Hâsılı şudur izahına çaba gösterdiğim: Gitmeyiniz, ve fakat eğer ki gidecekseniz, vaat ve veda etmeden gidiniz!
Saygılar....
Bu kadar mı sanki?
Keşke inanmaya da muhtaç olmasaydık... İnsan olmanın acziyetiyle sarılmayabilseydik keşke her uzanan ele.
Ve insan olmanın aceleciliğiyle benimsemeyebilseydik her ilave olanı hayatlarımıza...
Vaadetmek, en sinsi yalandır belki de ne dersiniz? Çünkü, siz bile anlamazsınız vaatlerinizi sıralarken, aslında gerçekleştiremeyeceğiniz şeyleri söylemekte olduğunuzu.
İş ciddiye binerse, ya da olur da şöyle bir düşünürseniz farkına varırsınız söylediklerinizin elle tutulur yanı olmadığını. Belki o zaman bile farketmezsiniz söylediğinizin yalan olduğunu. Ama kabul edelim, gerçekleştiremeyeceğimizi bile bile ettiğimiz vaatlerin, gerçek olmadığını bile bile söylediğimiz yalnlardan ne farkı var?
Ve fark etmediğimiz bir şey daha; giderken de veda etmeyin!
Çünkü belki hiçbir zaman aklınıza gelmeyecek duygusallıktaki cümleler, nedendir bilinmez, veda konuşmalarında dökülür inciler gibi. Ve o cümleler yakıcıdır, kırıcıdır, dağıtıcıdır, yerle bir edicidir, mahvedicidir, yazık edicidir, yaklaşmakta olan ayrılığın düşündüğünden de fena olduğunu fark ettiricidir!
Gitmek niyetindeyseniz, veda etmeden gidiniz!
Hâsılı şudur izahına çaba gösterdiğim: Gitmeyiniz, ve fakat eğer ki gidecekseniz, vaat ve veda etmeden gidiniz!
Saygılar....
14 Şubat 2011 Pazartesi
İstanbul'a dair..
Bir şeyler özlenir İstanbul'a dair...
Muhabbet eşliğinde nasıl bittiği anlaşılmayan çaylar, her gün anlatılsa da hiç bitmeyen anılar, komik değilse bile o an katıla katıla güldüren espiriler... Dostlarla yapılacak bir sürü şeyler özlenir İstanbul'da en çok sanırım... İstanbul'da yapmayı özlenen şeylerin çoğu elbette başka şehirlerde de yapılabilir; ama kime sorsanız bunları İstanbul'da yapmayı özlemiştir.
İnsan soruyor tabii, neden İstanbul diye.. Nedir farklı kılan, İstanbul'u İstanbul yapan diye..
Şöyle diyebilirim sanırım kendimce;
Eğer çay bardağınızın arkasından vapur geçiyorsa, orası İstanbul'dur..
Eğer başınızı bir kaldırışınızda en az üç farklı milletten insanı birden görebiliyorsanız, orası İstanbul'dur..
Eğer pahalı mağazalar, barlar, gösterişli arabalar arasından geçerken, bir adım sonra binalar arasına asılmış çamaşırlar görebiliyorsanız, orası İstanbul'dur..
Eğer her tepeden bir minare, bir sur, bir kale yükseliyorsa, orası İstanbul'dur...
Eğer sabahları martı sesleriyle uyanıyorsanız, işinize deniz üstünden gidiyorsanız, orası İstanbul'dur...
Eğer kurduğunuz bunca cümleye rağmen, halâ yapılacak tanımlarınız varsa zihninizde, orası İstanbul'dur...
Bir ömür yaşansa da burada, halen yaşanabilecek şeylerin var olduğu bir şehirdir, kanaatim o ki. Ağızlarda hoş bir tat, belleklerde güzel anılardır, her kime sorsanız. Klişe olacak ama, söylemekte yarar var;
efendiler, İstanbul anlatılmaz, yaşanır...!
Diye hasbihal edesim geldi bu gece... Eyvallah..
Muhabbet eşliğinde nasıl bittiği anlaşılmayan çaylar, her gün anlatılsa da hiç bitmeyen anılar, komik değilse bile o an katıla katıla güldüren espiriler... Dostlarla yapılacak bir sürü şeyler özlenir İstanbul'da en çok sanırım... İstanbul'da yapmayı özlenen şeylerin çoğu elbette başka şehirlerde de yapılabilir; ama kime sorsanız bunları İstanbul'da yapmayı özlemiştir.
İnsan soruyor tabii, neden İstanbul diye.. Nedir farklı kılan, İstanbul'u İstanbul yapan diye..
Şöyle diyebilirim sanırım kendimce;
Eğer çay bardağınızın arkasından vapur geçiyorsa, orası İstanbul'dur..
Eğer başınızı bir kaldırışınızda en az üç farklı milletten insanı birden görebiliyorsanız, orası İstanbul'dur..
Eğer pahalı mağazalar, barlar, gösterişli arabalar arasından geçerken, bir adım sonra binalar arasına asılmış çamaşırlar görebiliyorsanız, orası İstanbul'dur..
Eğer her tepeden bir minare, bir sur, bir kale yükseliyorsa, orası İstanbul'dur...
Eğer sabahları martı sesleriyle uyanıyorsanız, işinize deniz üstünden gidiyorsanız, orası İstanbul'dur...
Eğer kurduğunuz bunca cümleye rağmen, halâ yapılacak tanımlarınız varsa zihninizde, orası İstanbul'dur...
Bir ömür yaşansa da burada, halen yaşanabilecek şeylerin var olduğu bir şehirdir, kanaatim o ki. Ağızlarda hoş bir tat, belleklerde güzel anılardır, her kime sorsanız. Klişe olacak ama, söylemekte yarar var;
efendiler, İstanbul anlatılmaz, yaşanır...!
Diye hasbihal edesim geldi bu gece... Eyvallah..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
