Susulu kaldı dilim koca koca cümle yığınlarının enkazına bakarken...
Bakmakla görmek arasındaki fark, konuşmak için de geçerli diye düşünmekteyim. çıkarılan onca gürültünün sonunda, aslında hiçbir şey söylememiş olmak ne garip değil mi düşünülünce..
Kendi çevremde kendi insanlarımı dinlerken, aidiyetimden şüpheye düştüğüm olur kimi zaman, anlatılanlar, daha doğrusu konuşulanlar kendimi yabancı hissettirir bana. Susulu kalırım, dinlemede kalırım, bakar kalırım hâsılı...
Son zamanlarda iklim değiştirdiğini hissediyorum düşünmelerimin. Kuzey kutbundan güney kutbuna geçerken, kazayla ekvatora düşmüş bir kutup ayısı gibiyim.. şaşkınım, konuşulanları anlamıyorum, bir yanlışlık olduğunun farkındayım, ama müdahele edecek kapasiteyi ve kabiliyeti kendimde göremiyorum. Belki de bu yüzden susuyorum.
Bazen de anlatacaklarım olduğunu hissettiğim oluyor tabii. Hatta ben de başlıyorum konuşmaya, baş harfte kalıyorum. Çünkü anlattığım şey, dinleyicime hitap etmiyor. Sanki insanlarla ortak olan neyimiz varsa değişmiş. Hâl böyleyken, modası geçmiş, bir zamanlar göz kamaştıran yıldızı sönmüş, yaşlı bir şarkıcı gibi kırgın ve umutsuz oluyorum.
Çok mu karamsar oldu söylediklerim, o kadar değilim aslında, Kutup ayılarını seviyorum...
6 Ocak 2011 Perşembe
3 Ocak 2011 Pazartesi
Sonra...
Yetiştirmem gereken bir ödevim olduğu için bugünkü dersi daha sonra telafi edeceğimi söylemek üzere aradığım öğrencimin annesinden aldığım yanıt şuydu:
"Hımmm gelmiyorsun yani bugün? Peki, anlayış gösteriyorum!"
Beden dili diye bir şeyin var olduğu gibi, ses dili diye bir şeyin de var olduğunu düşündürdü bu diyalog bana.. Zira kelimeler "anlayış gösteriyorum" dese de, ses tonundaki kızmışlık, "ben sana anlayış gösteriyorum sen de bana göster! Bir daha böyle bir şey olmayacak!" der gibiydi...
Murat Menteş kitabında der; İnsan samimiyetinin altını çizince, ister istemez üstünü de çiziyor, diye.. Öyle ya...
Ânı kurtarmak için yaptığımız işler anla birlikte silinirken, biz vakitlerimizi kaybettik. Sorumluluklarımı yapmak için altına girdiğim bir başka sorumluluk, sesin gücüyle mahcup etmeteydi beni. Belki de sorumluluklarım bu kadar çok olmasa, kendimi bulmam daha kolay olabilirdi. Kuyruğu tutuşturmuş gibi dönmekteyiz ortalıkta, kendimizi kaybettiğimizi fark etsek bile, bulmaya ayıracak vaktimiz yok, heyhât..!
Fikirlerim büyük tehdit altında.. Efkârlıyım..!
"Hımmm gelmiyorsun yani bugün? Peki, anlayış gösteriyorum!"
Beden dili diye bir şeyin var olduğu gibi, ses dili diye bir şeyin de var olduğunu düşündürdü bu diyalog bana.. Zira kelimeler "anlayış gösteriyorum" dese de, ses tonundaki kızmışlık, "ben sana anlayış gösteriyorum sen de bana göster! Bir daha böyle bir şey olmayacak!" der gibiydi...
Murat Menteş kitabında der; İnsan samimiyetinin altını çizince, ister istemez üstünü de çiziyor, diye.. Öyle ya...
Ânı kurtarmak için yaptığımız işler anla birlikte silinirken, biz vakitlerimizi kaybettik. Sorumluluklarımı yapmak için altına girdiğim bir başka sorumluluk, sesin gücüyle mahcup etmeteydi beni. Belki de sorumluluklarım bu kadar çok olmasa, kendimi bulmam daha kolay olabilirdi. Kuyruğu tutuşturmuş gibi dönmekteyiz ortalıkta, kendimizi kaybettiğimizi fark etsek bile, bulmaya ayıracak vaktimiz yok, heyhât..!
Fikirlerim büyük tehdit altında.. Efkârlıyım..!
2 Ocak 2011 Pazar
Ve...
Sadece ne istediğini düşün ve hayal et dedi üstad... Gözlerimi kapattım, ve ne istediğimi düşündüm ki, bir müddet gerçek olduğunu hissetmece oynatmaktı bana, üstadın niyeti.
Gözlerimi kapattım ve ne istediğimi düşündüm: Hiç... Hiçbir şey bulamadım hayalini kuracağım.
Gerçekten hayal edecek, yürekten isteyecek bir şeyim mi kalmamıştı, yoksa realite denen şeyin kesinkes var olduğunun idrakinde miydim artık? Gözlerimi daha sıkı yumup konsantre oldum, belki ölmek istiyorumdur diye... Hayır Rabbim, ölmek istemiyorum! Hazır değilim daha, her ne kadar dünyadan aradığımı bulamamış olsam da, hayallerimin hepsi sükûta uğramış da olsa, sana layık olamadım diye çıkamam karşına! Bana biraz daha hayırlı zaman ver! Sonra... Tamam oldu dediğin anda, tutma beni burda. Beni hemen almazsan, bir daha hayal kuramam...
Gözlerimi kapattım ve ne istediğimi düşündüm: Hiç... Hiçbir şey bulamadım hayalini kuracağım.
Gerçekten hayal edecek, yürekten isteyecek bir şeyim mi kalmamıştı, yoksa realite denen şeyin kesinkes var olduğunun idrakinde miydim artık? Gözlerimi daha sıkı yumup konsantre oldum, belki ölmek istiyorumdur diye... Hayır Rabbim, ölmek istemiyorum! Hazır değilim daha, her ne kadar dünyadan aradığımı bulamamış olsam da, hayallerimin hepsi sükûta uğramış da olsa, sana layık olamadım diye çıkamam karşına! Bana biraz daha hayırlı zaman ver! Sonra... Tamam oldu dediğin anda, tutma beni burda. Beni hemen almazsan, bir daha hayal kuramam...
25 Aralık 2010 Cumartesi
KİMSİNİZ Mİ DEDİNİZ?
bizler, arabesk şarkıların nakaratları kadar damardan yaşayan kişileriz hayatı.
bizi hiç dinlemeyenlerin bile diline takılırız bazen; çünkü her bir kimsede vardır biraz bizden.
ve bizler kimi zaman, en umursamazı oluruz yaratılmışların, bir kaplumbağnın bile bizden daha çok umurundadır yaşamak.
uzun yolculuklardan şikayet edip, yakını yoldan saymayan kişileriz bir de.
bizim yolculuklarımız aşka benzer bu yüzden; hem şikayet edip alevlerce yanıp hem de vazgeçemediğimiz o aşka...
bizler, hiç vazgeçmedik yollardan, gitmeyi sevdik biz, aslında o şeylere çok da üzülmemiştik, gitmek için bahane eyledik.
üzemezdi de zaten kendisi kendisinin bile umurunda olmayan bizi insanların sözleri, eylemleri, vesaireleri...
çünkü hayalleri masalsı değildir bizlerin, gerçekleştirememiş olmamızın tek nededi vardır, o da nasip...
bizler, hiç uçmayı hayal etmedik mesela kanatlanıp da, ölümsüzlüğü düşlemedik, hele aşık olmayı aklımızın ucundan geçirmedik;
işte böyle, bizler hep sahiciydik..!
bizi hiç dinlemeyenlerin bile diline takılırız bazen; çünkü her bir kimsede vardır biraz bizden.
ve bizler kimi zaman, en umursamazı oluruz yaratılmışların, bir kaplumbağnın bile bizden daha çok umurundadır yaşamak.
uzun yolculuklardan şikayet edip, yakını yoldan saymayan kişileriz bir de.
bizim yolculuklarımız aşka benzer bu yüzden; hem şikayet edip alevlerce yanıp hem de vazgeçemediğimiz o aşka...
bizler, hiç vazgeçmedik yollardan, gitmeyi sevdik biz, aslında o şeylere çok da üzülmemiştik, gitmek için bahane eyledik.
üzemezdi de zaten kendisi kendisinin bile umurunda olmayan bizi insanların sözleri, eylemleri, vesaireleri...
çünkü hayalleri masalsı değildir bizlerin, gerçekleştirememiş olmamızın tek nededi vardır, o da nasip...
bizler, hiç uçmayı hayal etmedik mesela kanatlanıp da, ölümsüzlüğü düşlemedik, hele aşık olmayı aklımızın ucundan geçirmedik;
işte böyle, bizler hep sahiciydik..!
7 Aralık 2010 Salı
BU AKŞAM YAĞMUR VAR İSTANBUL'DA..
Yağmur yağıyordu bu akşam İstanbul’a…Sanki yağmur değil,bu kalabalık insan güruhunun gözyaşlarıydı üzerime yağan.Ben yürüyordum ve saat ilerliyordu,güneşin uykusu git gide derinleşiyordu.Yavaş yavaş çöktüğünü hissettim bir ağırlığın omuzlarıma.O anki zamandan kopmuştum sanki,bambaşka bir zaman aralığında,yalnız başıma yürüyordum sessizce..Koca koca cümleler geçti kafamdan,boyumdan büyüktü söylediklerim.Kimse duymadı ben çığlık atarken,kimse bir fark görmedi diğer insanlardan ziyade!Yürüyordum…Kucağımda bir yığın dert,başımda hasret ve burnumda ayrılığın keskin kokusu…
Derin derin düşünüyordum şehrin yağmurunda ıslanırken,kaçışan insanlara inat adımlarımı daha da yavaşlatırken;yağmura hazırlıksız yakalanmış bu insanlar,birazdan yağmurun duracağını umut ederek sabrediyorlardı ıslanmaya ve üşümeye.Durakta beklemekte olan adam,birazdan otobüsün geleceğini umut ederek sabrediyordu beklemeye.Sürücüler,trefiğin açılacağını umut ediyordu,esnaflar günün son müşterilerini gözlüyordu umutla.Bir kadın koşuyordu ıslanmadan evine varabilmeyi umut ederek…Hâsılı,sabır denen şey umutsuz olmuyordu.”Hiç umut yok!”yanlış bir cümle.Kavuşmaya umudu kalmamışsa bir yüreğin,unutmayı umut eder. Izdırabına sabreder,bir gün unutabilmek umuduyla…
Dönüp baktım kendime. Ne umut ederek neye sabrediyorum diye.Cevabı çeşitliydi elbette,unutmayı umut ediyordum çoğu kere.Üstüme koşar adım gelen bu kalabalığın içinde yalnız olmaya sabrediyorum mesela.Nereye varacağı belli olmayan bir yolda yürümeye,kendi gözyaşımı kendi elimle silmeye…
Sonunda durdum kalabalık bir durağın kuytu bir köşesinde.Ne çok yol almışım Üsküdar’a doğru inen yolun yüreğimdeki uzantısında…
Sonunda bindim beklediğimden başka bir otobüse.Kimi zaman daldım yine düşüncelere.Yağmur damlaları çarptıkça otobüs camına ne kadar üşüdüğümü fark ettim.Mutlu olduğumu düşündüğüm zamanları hatırladım ısınmak için.Sevenlerimi,sevdiklerimi,heyecanlarımı,çılgınlıklarımı,itiraflarımın ardından kaçışlarımı…Ve annemi…Ne kadar özlediğimi fark ettim.
Özlüyordu insanoğlu daima bir şeyleri.Kaybedince varlığı arıyor,olmayanı özlüyordu.Yağmuru özlüyordu yaz sıcağında;ıslanmaktan kaçışlarını unutup.Güneşi özlüyordu kışın üşüyen ellerinde ve yaz sıcağında beyazı…Kabarıp göğsüne sığmaz olunca yüreği,güvercinin kanadındaki özgürlüğü özlüyordu ve inadına Aşk’a tutsaklığı…Öyle sanıyorum ki,bir tek özlemeyi özlemez insanoğlu…
Böylesi hislerle indim evime uzak bir yerde.Bacaklarım mı ağırlaşmıştı ne?Adımlarım ne kadar da zorluyordu beni.Yürüdüm aldırmadan,üst geçidin üstünden geçtim,gereğini yapıp…Rüzgar…O yükseklerdeki rüzgar…Ne kadar da huzur vericiymiş meğer,o an anladım!Kalmak istedim geçidin tam da orta yerinde.Alttan geçip giden arabaları seyretmek,giden-gelen ışıklı yolları,yürüyen insanları,kararan bulutları ve göremesem de artık,yıldızları…Düşündüm;ama durmadım.Ağır ağır devam ettim yürümeye.Belki de omuzlarımdaki ağırlığı bir tek eve çıkan yokuş anladı!..
Ne kadar boştu bugün sokak,şu yaşlı adam benden de genç neredeyse, dedim kendi kendime,arkamdan yetişip beni geçince…
Ağır da olsa,hızlı da olsa her yolun bir sonu var ya,öyle geldim eve sonunda.Ama zihnim bende değildi sanki,umarsızca dolaşmak sokaklarda daha çekici geldi bana.Bahçe kapısından girdim ve kapı önüne oturuverdim.Yalnızlık,gözyaşlarımın arasında dökülüverdi yanaklarıma…
Umutsuzluk değil,sabırsızlıktı derdim.Zira “Hiçbir umut yok!” cümlesi yanlış!..Beklemek meşakkatlidir,yakıcıdır ziyadesiyle.Huzuru,sükunu,aydınlığı,sevdayı beklemek zor…Habibullah’ı hatırladım tam da burada,zihnimdekileri desteklercesine buyuruyordu: ”Beklemek ateşten şiddetlidir!”
Ve kararlı kalktım kapı önünden.”Sabretmek gibi zor bir amelle beraberse umut nimeti, “Her zorlukla beraber bir kolaylık var”(94/5)demek ki!” dedim içerden kapattığım kapının ardında…
Derin derin düşünüyordum şehrin yağmurunda ıslanırken,kaçışan insanlara inat adımlarımı daha da yavaşlatırken;yağmura hazırlıksız yakalanmış bu insanlar,birazdan yağmurun duracağını umut ederek sabrediyorlardı ıslanmaya ve üşümeye.Durakta beklemekte olan adam,birazdan otobüsün geleceğini umut ederek sabrediyordu beklemeye.Sürücüler,trefiğin açılacağını umut ediyordu,esnaflar günün son müşterilerini gözlüyordu umutla.Bir kadın koşuyordu ıslanmadan evine varabilmeyi umut ederek…Hâsılı,sabır denen şey umutsuz olmuyordu.”Hiç umut yok!”yanlış bir cümle.Kavuşmaya umudu kalmamışsa bir yüreğin,unutmayı umut eder. Izdırabına sabreder,bir gün unutabilmek umuduyla…
Dönüp baktım kendime. Ne umut ederek neye sabrediyorum diye.Cevabı çeşitliydi elbette,unutmayı umut ediyordum çoğu kere.Üstüme koşar adım gelen bu kalabalığın içinde yalnız olmaya sabrediyorum mesela.Nereye varacağı belli olmayan bir yolda yürümeye,kendi gözyaşımı kendi elimle silmeye…
Sonunda durdum kalabalık bir durağın kuytu bir köşesinde.Ne çok yol almışım Üsküdar’a doğru inen yolun yüreğimdeki uzantısında…
Sonunda bindim beklediğimden başka bir otobüse.Kimi zaman daldım yine düşüncelere.Yağmur damlaları çarptıkça otobüs camına ne kadar üşüdüğümü fark ettim.Mutlu olduğumu düşündüğüm zamanları hatırladım ısınmak için.Sevenlerimi,sevdiklerimi,heyecanlarımı,çılgınlıklarımı,itiraflarımın ardından kaçışlarımı…Ve annemi…Ne kadar özlediğimi fark ettim.
Özlüyordu insanoğlu daima bir şeyleri.Kaybedince varlığı arıyor,olmayanı özlüyordu.Yağmuru özlüyordu yaz sıcağında;ıslanmaktan kaçışlarını unutup.Güneşi özlüyordu kışın üşüyen ellerinde ve yaz sıcağında beyazı…Kabarıp göğsüne sığmaz olunca yüreği,güvercinin kanadındaki özgürlüğü özlüyordu ve inadına Aşk’a tutsaklığı…Öyle sanıyorum ki,bir tek özlemeyi özlemez insanoğlu…
Böylesi hislerle indim evime uzak bir yerde.Bacaklarım mı ağırlaşmıştı ne?Adımlarım ne kadar da zorluyordu beni.Yürüdüm aldırmadan,üst geçidin üstünden geçtim,gereğini yapıp…Rüzgar…O yükseklerdeki rüzgar…Ne kadar da huzur vericiymiş meğer,o an anladım!Kalmak istedim geçidin tam da orta yerinde.Alttan geçip giden arabaları seyretmek,giden-gelen ışıklı yolları,yürüyen insanları,kararan bulutları ve göremesem de artık,yıldızları…Düşündüm;ama durmadım.Ağır ağır devam ettim yürümeye.Belki de omuzlarımdaki ağırlığı bir tek eve çıkan yokuş anladı!..
Ne kadar boştu bugün sokak,şu yaşlı adam benden de genç neredeyse, dedim kendi kendime,arkamdan yetişip beni geçince…
Ağır da olsa,hızlı da olsa her yolun bir sonu var ya,öyle geldim eve sonunda.Ama zihnim bende değildi sanki,umarsızca dolaşmak sokaklarda daha çekici geldi bana.Bahçe kapısından girdim ve kapı önüne oturuverdim.Yalnızlık,gözyaşlarımın arasında dökülüverdi yanaklarıma…
Umutsuzluk değil,sabırsızlıktı derdim.Zira “Hiçbir umut yok!” cümlesi yanlış!..Beklemek meşakkatlidir,yakıcıdır ziyadesiyle.Huzuru,sükunu,aydınlığı,sevdayı beklemek zor…Habibullah’ı hatırladım tam da burada,zihnimdekileri desteklercesine buyuruyordu: ”Beklemek ateşten şiddetlidir!”
Ve kararlı kalktım kapı önünden.”Sabretmek gibi zor bir amelle beraberse umut nimeti, “Her zorlukla beraber bir kolaylık var”(94/5)demek ki!” dedim içerden kapattığım kapının ardında…
30 Kasım 2010 Salı
Hangi zamana yayılmış bilinmez yaşamak eylemlerimiz
Hangi düş kırıklıklarından geçe geçe gelmişiz bu yaşlara
Ve hangi kederler hevesle bakıyor attığımız adımlara…
Yürüdükçe büyüyoruz ve büyüdükçe daha yalnız…
Saklamış olabilir miyiz aslında bir yerlere çocukluklarımızı?
İçimizde kalmış mıdır küçücük kırıntıları güzel hayatların,
‘Neden’ demekten yaşamaya fırsat bulamadıklarımızın,
Ertelelerken uzaklaştırdıklarımızın,
Zamana itelerken bir daha asla ulaşamayacaklarımızın…?
Şimdi yapabilsem ben, hiç soru sormazdım
Söyleyeceklerimi söyler ve dinlemeden yürürdüm cevapları,
Karşılıkları…
İşte, bu benim içim ve ben kendi içimim,
Bunlar söylemek istediklerim ve ben söylediklerimim,
Duyduklarınız benim ta kendim…
Ve şimdi yapabilsem, umrumda olmazdı
Söylediklerime karşılık bulduğum cevaplar…
Ama ben hiç yapamadım duyduklarıma rağmen konuşmayı.
Konuşsam, söyleyecek çok şey vardı…
Kimbilir belki de çözüm olabilirdi tüm sıkıntılara
Vermekten hiç korkmayacağım sevgiler,
Her halukarda yüzümdeki gülmeler,
Ya da ben sadece!
Var olmam yetecekti belki ama yapamadım…
Gurur, hayatımdaki en acı tek zaaftı
Eğer o mani olmasaydı…
Öyle işte…
Koca bir yol ayrımının ortasında bağdaş kurmuş oturuyorum
İçimden gelmiyor hiçbir yöne dönmek;
Ki,
En sevdiğim bile lime lime etti damarlarımı
O yana mı döneyim?
Yoksa,
En değer verdiğimden göremediğim kıymete mi dönmeliyim?
Ya da
En özlediğimi öldü bilip hayali bir mezarda kanlı gözyaşları dökebileceğim
Şizofrenik bir zihinle, ütopik bir alemde,
Gayrı meşru, gayrı mantıki,
Asosyal, anormal, illegal…
Evet tam da şu anki gibi,
Her neyse işte bu, devam mı edeyim?
Yolların ortasında oturmaya devam yani…
Doğrudur,
Yürüdükçe büyüyoruz, büyüdükçe daha yalnız…
Saklamış olabiliriz bir yerlerde çocukluklarımızı,
Kalmış olabilir bir şeylere dair kırıntılar…
Bu mümkün, yalnız sorun şu:
Nereye sakladık, hatırlamıyoruz..!
Hangi düş kırıklıklarından geçe geçe gelmişiz bu yaşlara
Ve hangi kederler hevesle bakıyor attığımız adımlara…
Yürüdükçe büyüyoruz ve büyüdükçe daha yalnız…
Saklamış olabilir miyiz aslında bir yerlere çocukluklarımızı?
İçimizde kalmış mıdır küçücük kırıntıları güzel hayatların,
‘Neden’ demekten yaşamaya fırsat bulamadıklarımızın,
Ertelelerken uzaklaştırdıklarımızın,
Zamana itelerken bir daha asla ulaşamayacaklarımızın…?
Şimdi yapabilsem ben, hiç soru sormazdım
Söyleyeceklerimi söyler ve dinlemeden yürürdüm cevapları,
Karşılıkları…
İşte, bu benim içim ve ben kendi içimim,
Bunlar söylemek istediklerim ve ben söylediklerimim,
Duyduklarınız benim ta kendim…
Ve şimdi yapabilsem, umrumda olmazdı
Söylediklerime karşılık bulduğum cevaplar…
Ama ben hiç yapamadım duyduklarıma rağmen konuşmayı.
Konuşsam, söyleyecek çok şey vardı…
Kimbilir belki de çözüm olabilirdi tüm sıkıntılara
Vermekten hiç korkmayacağım sevgiler,
Her halukarda yüzümdeki gülmeler,
Ya da ben sadece!
Var olmam yetecekti belki ama yapamadım…
Gurur, hayatımdaki en acı tek zaaftı
Eğer o mani olmasaydı…
Öyle işte…
Koca bir yol ayrımının ortasında bağdaş kurmuş oturuyorum
İçimden gelmiyor hiçbir yöne dönmek;
Ki,
En sevdiğim bile lime lime etti damarlarımı
O yana mı döneyim?
Yoksa,
En değer verdiğimden göremediğim kıymete mi dönmeliyim?
Ya da
En özlediğimi öldü bilip hayali bir mezarda kanlı gözyaşları dökebileceğim
Şizofrenik bir zihinle, ütopik bir alemde,
Gayrı meşru, gayrı mantıki,
Asosyal, anormal, illegal…
Evet tam da şu anki gibi,
Her neyse işte bu, devam mı edeyim?
Yolların ortasında oturmaya devam yani…
Doğrudur,
Yürüdükçe büyüyoruz, büyüdükçe daha yalnız…
Saklamış olabiliriz bir yerlerde çocukluklarımızı,
Kalmış olabilir bir şeylere dair kırıntılar…
Bu mümkün, yalnız sorun şu:
Nereye sakladık, hatırlamıyoruz..!
27 Ekim 2010 Çarşamba
SENSİZ 'SAADET' NE İMİŞ?!
Son zamanlarda Türkiye siyasetindeki hareketlilik hepimizin dikkatini çekiyor hiç kuşkusuz. Tüm partilerin amaçları, planları, hazırlıkları, uygulamaları, genel olarak çalışmaları var elbet. Bunlar benim ilgimi çekse de, sadece izlemekle, yeri gelince helal olsun, yeri gelince yok artık demekle, bazen ciddiye alıp bazen sadece gülümsemekle yetindim. Fakat son zamanlardaki bir istifa haberi beni yorum yapmaya, daha doğrusu soru sormaya itti. Zira bu konuda merak ettiğim o kadar çok şey var ki…
Merakımı cezbeden, beni bir takım sorulara garkeden konu şu: Siyaset aleminin çalkantısına çalkantı ekleyen Saadet Partisindeki bölünme, iç çatışma, taht mücadelesi, davaya ihanet/sadakat, taraf tutma vs. ismini ne koyuyorlar bilemiyorum. Kime sorsam bu saydıklarımdan birini başına yerleştirerek başlıyor sözlerine. Ben kibarca Saadet partisindeki yol ayrımı diye başlamayı düşünüyorum müsadenizle.
Bizler gözlerimizi açtığımızda kendimizi bu partiye ve Erbakan Hocaya taraftar olarak bulmuştuk. Daha çocuk yaşlarda, Hoca bizim beldelerimize geldiğinde bir elimizde parti bayrağı, diğer elimizin başparmağı havada, küçük yumruklarımızı konvoya doğru sallardık. Akıl sahibi olduğum dönemlerdeyse, Hoca’nın bir sözüyle kendisine hayranlığımı bilinçli hale getirmiştim. “bir çiçekle bahar olmaz hocam” diyenlere, “evet ama her bahar da bir çiçekle başlar” dediği o tarihi sözüyle… Nitekim bu sözden sonra bahar da geldi yaz da… Fakat tek bir hata vardı, o da gelişen ve büyüyen bir çocuk olan Türkiye’yi böyle kabul etmemesiydi. Kim bunu fark edip de harekete geçtiyse, son yine bugünkü gibi oldu. Yani istifa ve yeni partiyle yola devam… Hasılı, Saadet temel olarak kalmaya devam etti, değişimi destekleyenler de ona eleştirel bir saygı duymaya…
Efendim, geçen dönem Sayın Kurtulmuş’un gençlerle Bağlarbaşı’nda yaptığı bir söyleşiden bu yana bir zamanlar genel başkanı olduğu Saadet Partisine olan merakım canlanıvermişti yeniden. Kendisinin yaptıklarını ve söylediklerini yakinen takip eder olmuştum. Kendimi bir partizan, bir taraftar olarak görmesem de saygı ve beğeniyle karışık bir takipti benimkisi. O söyleşide de Numan Bey’in benim tanıdığım, bildiğim Saadet’ten farkını fark etmiştim desem herhalde ukalâlık etmiş olmam…
Her neyse, Numan Bey’i alkışlarla aldılar salona, alkışlarla dinlediler, alkışlarla, sloganlarla uğurladılar. Sevilen bir genel başkan olduğunu görmekten ziyade, değişime açık bir Saadet gençliği görüyor olduğumu düşündüm. Genel başkanlarına ‘Numan Hoca’ adını verip, onu yüreklerinin üzerine basmışlardı. Buraya kadar her şey güzel.
Gözlemimin ikinci perdesi Ramazan ayına tekabül ediyor. Hani şu meşhur olaylı iftara… O gün de yine slogan ve alkışlarla karşılandı Numan Kurtulmuş. Fakat bu kez biraz farklıydı. ‘Numan başbakan’ diyen tanıdık sesleri birkaç ay sonra ‘Numan istifa’ derken duymuştum. Şaşırtıcıydı doğrusu… insanların fikrini neyin değiştirdiği malum. Belli ki Erbakan Hoca’nın hoşuna gitmeyen şeyler vardı. Bu sahneyi daha önce görmüştük diyorsunuzdur siz de benim gibi. Hani geçenlerde karikatürlere bile konu oldu durum; Erbakan Hoca’nın elinde bir yemek kasesi, üstünde saadet yazan bir çocuğa eliyle yemek yediriyor. Çocuk büyüyor büyüyor, hoca bir bakıyor ki kendi boyunu geçmeye başladı beslediği çocuk, kaldırıp kafasına geçiriveriyor yemek tasını. Ve slogan cümle: “Hoca bunu hep yapıyor!” Bu tasvir tam olarak Saadet gerçeğini yansıtıyor..
Ben bu olaylarda da yine asıl merak ettiğim kısmıyla ilgilendim; taraftarlar… Bir kısmı çatal bıçak masalara daldı, bir kısmı bizden değil bunlar, bu saygısızlık bize yakışmaz dedi. Bir grup Numan istifa dedi, bir grup Numan Hoca’nın arkasındayız dedi. Şimdi şu halde bir grup, Erbakan Hoca’nın direktifiyle davadaki çatlağı (!) gidermeye çalışıyordu, diğer grupsa o çatlağın var olmadığını savunuyordu. İşte resmi ‘yol ayrımı’, işte tercih zamanı… Ha evet, böyle bir tercihe gerek olmadığını söyleyenler de yok değil, Numan Kurtulmuş’un gömleği çıkarmadığını savunanlar… Ama gelin gerçekçi olalım, iki gömlek üst üste giyilmeyeceği gibi, iki partiye birden de oy verilmez… Kabul edelim, tercih yapmak zorunlu. Peki bu Erbakan Hoca’nın fedakarlığı mı, bilemiyorum… Gözlem devam ediyor, hayırlısını diliyorum…
Merakımı cezbeden, beni bir takım sorulara garkeden konu şu: Siyaset aleminin çalkantısına çalkantı ekleyen Saadet Partisindeki bölünme, iç çatışma, taht mücadelesi, davaya ihanet/sadakat, taraf tutma vs. ismini ne koyuyorlar bilemiyorum. Kime sorsam bu saydıklarımdan birini başına yerleştirerek başlıyor sözlerine. Ben kibarca Saadet partisindeki yol ayrımı diye başlamayı düşünüyorum müsadenizle.
Bizler gözlerimizi açtığımızda kendimizi bu partiye ve Erbakan Hocaya taraftar olarak bulmuştuk. Daha çocuk yaşlarda, Hoca bizim beldelerimize geldiğinde bir elimizde parti bayrağı, diğer elimizin başparmağı havada, küçük yumruklarımızı konvoya doğru sallardık. Akıl sahibi olduğum dönemlerdeyse, Hoca’nın bir sözüyle kendisine hayranlığımı bilinçli hale getirmiştim. “bir çiçekle bahar olmaz hocam” diyenlere, “evet ama her bahar da bir çiçekle başlar” dediği o tarihi sözüyle… Nitekim bu sözden sonra bahar da geldi yaz da… Fakat tek bir hata vardı, o da gelişen ve büyüyen bir çocuk olan Türkiye’yi böyle kabul etmemesiydi. Kim bunu fark edip de harekete geçtiyse, son yine bugünkü gibi oldu. Yani istifa ve yeni partiyle yola devam… Hasılı, Saadet temel olarak kalmaya devam etti, değişimi destekleyenler de ona eleştirel bir saygı duymaya…
Efendim, geçen dönem Sayın Kurtulmuş’un gençlerle Bağlarbaşı’nda yaptığı bir söyleşiden bu yana bir zamanlar genel başkanı olduğu Saadet Partisine olan merakım canlanıvermişti yeniden. Kendisinin yaptıklarını ve söylediklerini yakinen takip eder olmuştum. Kendimi bir partizan, bir taraftar olarak görmesem de saygı ve beğeniyle karışık bir takipti benimkisi. O söyleşide de Numan Bey’in benim tanıdığım, bildiğim Saadet’ten farkını fark etmiştim desem herhalde ukalâlık etmiş olmam…
Her neyse, Numan Bey’i alkışlarla aldılar salona, alkışlarla dinlediler, alkışlarla, sloganlarla uğurladılar. Sevilen bir genel başkan olduğunu görmekten ziyade, değişime açık bir Saadet gençliği görüyor olduğumu düşündüm. Genel başkanlarına ‘Numan Hoca’ adını verip, onu yüreklerinin üzerine basmışlardı. Buraya kadar her şey güzel.
Gözlemimin ikinci perdesi Ramazan ayına tekabül ediyor. Hani şu meşhur olaylı iftara… O gün de yine slogan ve alkışlarla karşılandı Numan Kurtulmuş. Fakat bu kez biraz farklıydı. ‘Numan başbakan’ diyen tanıdık sesleri birkaç ay sonra ‘Numan istifa’ derken duymuştum. Şaşırtıcıydı doğrusu… insanların fikrini neyin değiştirdiği malum. Belli ki Erbakan Hoca’nın hoşuna gitmeyen şeyler vardı. Bu sahneyi daha önce görmüştük diyorsunuzdur siz de benim gibi. Hani geçenlerde karikatürlere bile konu oldu durum; Erbakan Hoca’nın elinde bir yemek kasesi, üstünde saadet yazan bir çocuğa eliyle yemek yediriyor. Çocuk büyüyor büyüyor, hoca bir bakıyor ki kendi boyunu geçmeye başladı beslediği çocuk, kaldırıp kafasına geçiriveriyor yemek tasını. Ve slogan cümle: “Hoca bunu hep yapıyor!” Bu tasvir tam olarak Saadet gerçeğini yansıtıyor..
Ben bu olaylarda da yine asıl merak ettiğim kısmıyla ilgilendim; taraftarlar… Bir kısmı çatal bıçak masalara daldı, bir kısmı bizden değil bunlar, bu saygısızlık bize yakışmaz dedi. Bir grup Numan istifa dedi, bir grup Numan Hoca’nın arkasındayız dedi. Şimdi şu halde bir grup, Erbakan Hoca’nın direktifiyle davadaki çatlağı (!) gidermeye çalışıyordu, diğer grupsa o çatlağın var olmadığını savunuyordu. İşte resmi ‘yol ayrımı’, işte tercih zamanı… Ha evet, böyle bir tercihe gerek olmadığını söyleyenler de yok değil, Numan Kurtulmuş’un gömleği çıkarmadığını savunanlar… Ama gelin gerçekçi olalım, iki gömlek üst üste giyilmeyeceği gibi, iki partiye birden de oy verilmez… Kabul edelim, tercih yapmak zorunlu. Peki bu Erbakan Hoca’nın fedakarlığı mı, bilemiyorum… Gözlem devam ediyor, hayırlısını diliyorum…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)