Hakkımda

30 Kasım 2013 Cumartesi

Zurnaya, Dümbeleğe, Baykuşa Ve Gamsızmış Gibi Görünen Her şeye...

Biten bir yığın şey var hayatta. hiç bitmeyecekmiş gibi başladığımız ve öyle sarıldığımız üstelik.
Sıkıntılı günler yaşıyoruz, bazen karşımızdaki insanların ciddiyete değmez, eften püften adamlar olduğunu düşünmekle beraber.
Sinek küçük ama mide bulandırır. Kimi zaman rahatsız içimiz.
Huzursuzluk kadar zehirli bir şey yok. içten içe sarıp çürütür insanı
sarmaşık gibi, aşk gibi.
Kaşların ortasında hafif bir ağrı. nefes alış verişlerde düzensizlik.
Hayat zor dedirten şey tam da bu. hayat huzur yoksa zor. çünkü huzursuz ve sevgisiz ve isteksiz ve kimsesiz ve sessiz ve yaşamak zordur.
Azm ü cezm ü kast ve iflah olmaz bir inat vebuna istidat ile dümdüz gitmeye devam ediyor bazılarımız.
Onlardan biri olmaktan esasında hoşlanmıyorum. Hayatta her zaman tahmin ettiğimin tersinin daha büyük bir ihtimal yüzdesine sahip olduğunu defalarca tecrübe ettim zira.
Ama muhtemelen Cenâb-ı zülcelâl'in insan olarak her birimizin içine ayrı ayrı nakşettiği bu inatlar, istidatlar, her birimize en azından bir kez toslama tecrübesini icra etmeyi öngörüyor.
Bu husus önemlidir.
Toslamak, kimi yaşantı hallerinde insanda şok etkisi yaratmak suretiyle kendine gelme desteği verip, düşen biz insanoğluna koltuk çıkar bir anlamda.
Hayatındaki toslamaların çokluğundan yakınsa bir insan, aslında şükürsüzlük ediyor demektir. Zira Cenâb-ı Hak Hazretleri o kişiyi sık sık toslatmak suretiyle kendisine getirmektedir. Bu da kişiye toparlanma ve çekidüzen imkanı verir.
Hem iyi yönünden de bakalım; bir gün siz de hayatınızın aşkına toslayabilir, kitaplarınız yere düşebilir falan filan, hikayeyi biliyorsunuz işte.
Üstelik yanlış bir yöne doğru, o yönün doğru olduğuna duyduğunuz kesin bir inançla ve yüksek dozda hızla ilerlerken, tosladığınız bir cisim sizin doğru yöne evrilmenize veyahut çevrilmenize vesile olabilir.
Mesela ben. Düştüğüm yanlış bir yolda -üstelik bile bile- haybeye yürüyorum.
Ufak tefek bir şeylere tosluyorum ara sıra ama üstümü başımı silkip yola devam ediyorum. Üstelik
kulaklarımda kulaklık var, son ses "hatasız kul olmaz, hatamla sev beni" şarkısını dinliyorum. Beni döndürecek bir etken, bağıran, uyaran varsa da duymuyorum.
Nasıl bir duvara çarpıp yön değiştireceğimi çok merak ediyorum.

Suç yine İstanbul'a kalsın oldu olacak.

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Bir Şehre Dair

Kader bu ya, günlerden bir gün hiç bilmediğiniz, hiç tanımadığınız bir şehre gelirsiniz.
Belki de hayatınızda ilk defa kendi bavulunuzla gelir,
Kendi çarşaflarınızı serersiniz yepyeni kendi hayatınızın üzerine.
Huyunu kültürünü bazen dilini bilmediğiniz insanlarla aynı  çatıyı, aynı anahtarı, aynı odayı, aynı sofrayı paylaşırsınız.
Hayatınızda ilk defa hazır çorba içersiniz mesela.
Ya da ilk defa bir hafta sonunu makarna yiyerek geçirirsiniz.
Bunca yıl hiç olmamasına karşın, birden haftanın belli bir günü, periyodik olarak yemek yapmaya başlarsınız.
İlk defa çamaşırlarınızı tek başınıza yıkar, kurutur, katlarsınız.
Zaman geçtikçe bilmediğiniz yönlerinizi görmeye başlarsınız;
Ne kadar sabırlı olduğunuzu, ya da ne kadar geçimsiz.
Ne kadar dağınık, ya da ne kadar umursamaz.
Ne kadar bencil ya da ne kadar fedakâr...

Birbirine hiç bir surette benzemeyen onlarca insan arasında yapayalnız kalıverirsiniz.
Eski arkadaşlarınızı, çevrenizi, ailenizi; yani kendinizi var hissettiğiniz her şeyi o kadar özlersiniz ki, bu yalnız ve silik halinizden kurtulmak için çekip gitmek vardır hep aklınızda.

Bir şehre yapayalnız gelmek, en baştan bir binayı inşa etmek gibidir.
İlk baslarda sırtınızda taş taşımanın ağırlığından vazgeçme düşünceleri hasıl olabilir.
Ne kadar sabrederseniz o kadar güzelleşir yapı'nız.
Şehir size kapılarını açmaya başlar, size yeni sesler duyurur.
Varlığına şükrettiren dostlar buldurur.
Gurbeti memleket yapan arkadaşlıklar kurdurur.
Ve zaman tamam olup da binaya uzaktan baktığınızda, gözleriniz dolar sevinçle.
İlk tuğlasını büyük zahmetlerle koyduğunuz binanın pencerelerinden size bakarken sevgiyle, muhabbetle ışıldayan gözler görürsünüz.
Belki de o zaman insana en ağır gelen, bu güzel manzarayı o binadan ayrılırken, şöyle son kez bir dönüp baktığında görmesidir.

Bir şehre yalnız gelmek zordur, yalnız bir hayat kurmak, yalnız başına insanları öğrenmek...
Korkabilir insan, zarar görmemek için savunma mekanizmaları geliştirebilir kendince.
Kırılmamak için kırabilir, ya da rahat etmek için rahatsız edebilir.
Yanlış anlayabilir, hakkını savunmak için haksızlık edebilir.
Ve bin bir zahmete katlanarak yükselttiği binanın malzemesinin çürük olduğunu binayı bitirdikten sonra fark edebilir.
Bu durumda da insana en ağır gelen, emeklerinin zayi oluşunu izlemektir.
Arkasında bir tek gönül bırakamamak, arkasına dönüp baktığında gülümseyen bir yüz bulamamaktır.

Bir şehre yalnız gelmek zordur. Ama asıl zor olan, bir şehirden yalnız gitmektir.


27 Haziran 2013 Perşembe

Dikkat edin kendinize

En son yazımın tarihini acıyla seyrettim bloğumu açtığımda.
Çünkü bloğumla arama giren zaman, aslında kendimle arama giren mesafe demekti.
Neye mutlu olsam ya da neye üzülsem veya kızsam, içerlesem yazdım buraya.
Burada yazılanların bir başka yerde prova edilmiş müsveddeleri yok;
O an nasıl zuhur ettiyse öylece yazıyorum.
Bu durumda neden üç aydır tek kelime etmediğimi bilmiyorum.
Aslında birkaç defa açıp yazmayı denediğimi hatırlıyorum. sonra kapattığımı...

En çok kendim için bir şeyler yaptığımı zannettiğim zamanlar, gerçekte en çok kendimi ihmal ettiğim zamanlar oluyor.
Hayatın çengeline takılmış sürüklenirken, sormaya fırsatım bile olmuyor neredeyse,
gidişim, olmak istediğim yere doğru mu diye.
Zaman ilerliyor ve bizim her gelen günün getirdiği sıradaki sınava, sıradaki göreve, sıradaki kişiye ve saire, koşmamız yetişmemiz gerekiyor.
Kendi hayatımızda kayboluyoruz.
Hedefi tutturmaya çabalarken kendimizi ıskalıyoruz.

Yazmak diyordum.
Yazmayışım anlatacak şeyim olmadığından değildi.
Başıma gelenleri oturup kendi kendime muhasebe ederken bile hiç cümle kurmuyordum artık.
Biri anlat dese, anlatmam gerekenlerin anlamını karşılayacak kelimeler üretmiyordu zihnim.
Bu sebepten ne zaman bloğa gelip sayfayı açsam, yazacak cümlelerim de yoktu.

Kendimi dinlemeyeli çok oldu.
Kendini dinlemeli insan, ona da bir sormalı ne istediğini.
Kendine dikkat etmeli.

Dikkat edin kendinize...





1 Nisan 2013 Pazartesi

Kalp Krizi

Ayırmadığınız vakitler için minnettarım
Aramadığınız telefonlar için de
Çalmadığınız kapılar ve yazmadığınız mektuplar için
Vermediğiniz selamlar ve esirgediğiniz tebessümler için
Tutmadığınız sözler ve yerine getirmediğiniz vaatler için
Dönmediğiniz yollar için ayrıca,
Beklettiğiniz yıllar için.
Çaresizlik bu düpedüz
Yine de gözleriniz için
Ve gülüşünüz için minnettarım
Daha güzelini görmedim henüz.


Fotoğrafın yazıyla ilişkisi yoruma açık.

5 Mart 2013 Salı

Dinle hele, diyeceğim var sana

Gel rızanla he de, kırma beni
Koydum kafama, alacağım seni
Önce sorarım, gönlün var mı?
Yok deme, yorma beni, yoksa kaçıracağım seni.

Fazla nazın aşık usandırmadı,
Gözüm görmedi, yine gönlüm ırak olmadı,
Ben unuttum deme, kandırma beni
Bakacağım gözlerine, kandıracağım seni.

Hercâi bakış atma beyhude yere,
Aşk murâd edip meyil etme güzellere
Boşa umut verip aramıza katma eli
Kaderdeki gelir başa, alnıma yazdım seni.

3 Mart 2013 Pazar

Yüksek yüksek lisanslaraaa...

Gelip gelmeyeceği bile belli olmayan bir geleceğin endişesi içerisine düşer olduk birkaç aydır.
Okul sonrasının yükünü, henüz bitmeden hissediyoruz omuzlarımızda.
Öğrenciliğe devam mı, iş hayatı mı, hangi iş, hangisi daha iyi, hangisi daha kolay, hangisi daha verimli, ailem ne istiyor, ben ne istiyorum, istediklerimi yapabilecek miyim, yapmaya hak kazanabilecek miyim....?
İyi de ben nasılsa ölmeyecek miyim?

Evet, sonuç buraya varıyor.
Her şey olmaya çalışmaktan hiçbir şey olamadan devam ediyoruz hayata. Sonunda alel acele bir şeylere karar vermek ve yapmak zorunda kalınca da, ya yanlış karar, ya başarısız seçim, yahut da doğru karar, yetersiz eğitim...


En acısı şu ki, hiç birini yapmamayı seçemiyorsunuz. Çünkü İsmet Özelin dediği gibi, çünkü, "ne derler acaba" diye kahrolası bir put var.

Masanın üzeri kitaplığa kaldırılamayan kitaplarla dolu. sınav test kitapları, okul ders kitapları, yüksek lisans mülakat kitapları, okumaya bir türlü fırsat bulunamayan el kitapları, başucu kitapları... Birini koyup birini alıyorsun, birinden biraz, biraz diğerinden...derken, hepsi yarım... Bir tarafta bir zamanlar şevk ile abone olduğumuz, yeni sayısı gelse diye yolunu gözlediğimiz dergiler, poşetleri bile açılmamış, üst üste arşa yükselmekte...

Bunu söylemek belki garip, ayıp belki, ama gerçek; bunlar yalnızlığımızı körüklemekten başka bir işe yaramıyor. yoo hayır, bir kararsızlıktan söz etmiyorum, ister okulu seçsin, ister işi, her insanı bunaltıyorsunuz.

Bir çözüm önerim yok, eğitim sistemini de eleştirmeyeceğim. -Başımıza ne geldiyse icraatsız eleştirilerden gelmedi mi zaten?-

Ben mi? Ben gidiyorum.
Bir şehire beş yıl yeter.

Ben, dört ay sonraki hayatım var mı onu merak ediyorum şimdilik.
Eğer varsa, nasıl olduğunu, var olduğunu öğrendikten sonra merak edeceğim.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Bir Hikaye


     Kadın adamı terk etmişti, ya da adam kadını terk etmiştir belki, ne fark eder. Zaten birinin aklından 'terk' geçtiğinde önce ruh terkediyor orayı. Bu durumda da kimin kimi bıraktığının bir anlamı kalmıyor.
     Yani kadın gitmişti. Bir daha dönüp dönmeyeceği ya da dönebilip dönemeyeceği hakkında bir fikri olmaksızın gitmişti. Giderken ne düşünüyordu, hikayeyi kurgulayan olmama rağmen bilemiyorum. Nasıl bu kadar kesin bir karar verebilmişti, nasıl kararını uygulayacak kadar cesur olabilmişti tasvirini yapamıyorum. Ama insanlar gidiyor, görüyoruz, ne düşünüyorlar bilemiyoruz ama görüyoruz gittiklerini. Nereye gittiğini bilsem sorardım. Muhtemelen anlatmazdı veya anlatamazdı, şayet üzgünse. Ama kadını bulabilsem, ben gözlerinden anlardım. Ama herkes gibi kaybola kaybola gitti, hikayede bile bulunamadı yeri.
     İşte kadın gitmişti. Adam kalakaldı geride. Gözlerinde bir yıkıklık vardı, bir anlamsızlık, boşluk... Bir neye uğradığını bilememezlik şaşkınlığı, bir o kimdi'lik kargaşası, bir niye gitti'lik muamması vardı.
Hiç ağladığını görmedim. Bazen hiçbir şey olmamış gibi neşeli, sıradan olurdu, bazen de kaya gibi sert duruşlu, şahin gibi sert bakışlı, hava gürlemesi gibi sert sesli olurdu. Kadının gittiğine kendini inandırdığı günden sonra, adeta bu tutarsızlık onun mizacı olmuştu.
Kadın dönmedi. Adam günlerce bekledi ama yıllar geçmişti.
Kadını merak ediyor muydu, döner diye bekliyor muydu, onunla tekrar konuşmak ister miydi, dönse boynuna mı sarılırdı yoksa hesap sorar mıydı, hikaye ilerledikçe merakım arttı.
Kadını hiç anlayamadım, bu yüzden hikayeyi onun tarafından yürütmem imkansızdı.
Adam konuşmuyordu, hikaye çıkmazdaydı.
Aklıma mektup geldi, adamın evinde ve hatta elinde mutlaka gönderilmemiş bir mektup olmalıydı.
Evet vardı. Onu buldum ve okudum.

Hikaye bitti. Mektup ektedir.

Ek:
Mektup:

"Halâ ve daimâ boğazımda kalacakmış gibicesine sert, kavî, bir o kadar kararlı, koca bir yumruk nefes almama mani olmakta. Sanki hep böyle yaşamak zorundaymışım gibi, bir daha ve sen olmadıkça nefes alamayacakmışım gibi.
Bir hayale bir  ömür prangalanmışım gibi, ne öldürücü dozda, ne hayatın devamına imkan verecek miktarda.
Sensiz bir hayatın imkansızlığını tecrübe ederken, senli bir hayatın imkansızlığı gerçeğine sabırla imtihan olur gibi.
Bir an soğusa içim, bir kendimi iyi hissetsem, hemence ardından üzerime püskürtülen tazyikli bir hüzünle caydırılmak gibi.
Artık ağlamıyorum ve bundan ötürü yağmayan havaların yakan ayazına tahammül ediyorum.
Gelsen de, (gelmeyeceğini bile bile 'gelsen' demekten usanmayacağım) gelmesen de, (bundan emin olduğum halde hiçbir zaman kesin ile ifade etmeyeceğim) alıştığım bu hayata devam edeceğim.
Sen böyle olacak dedin diye çığlık atmamak için dudaklarımı ısırıyorum. Beni görsen, 'ne de rahat gözüküyor, beni ne de çabuk unutmuş' der, bana küser yine gidersin. Sen böyle olacak dedin diye.
Anladın mı? Acımayabilseydi, en iyi ben yapardım.
Yok öyle şey.
Haydi sevgilim selametle."

29 Aralık 2012 Cumartesi

Günaydın Anne

Bugün hava bulutlu, sabah akşama uyandık sanki
Bu havalardan olumlu etkilenenlerdenim
Akşam üzeri dersim var, günün ortası, başka plana fırsat yok
Evde oturup ders vakti gelene kadar özlemek durumundayım.

Bir cumartesi sabahı kendi kendime uyandığım için,
yavaşça kalkıp pencereden dışarıyı izlelemeye istediğim kadar vaktim olduğu için
ağır adımlarla mutfağa gidip kendime çay koyduğum için
dolabın karşısında dakikalarca bekleyip sadece peynir tabağı ve zeytin çıkardığım için
canım istemiyor diye yemeyebildiğim için
demlik bitene kadar çay içemediğim için
bugün eve misafir gelmeyeceğinden hazırlık yapmama da gerek olmadığı için
annemi özlemek durumundayım.
elimdeki çayı iştahsızca tutarken diğer elime telefonu alıp, karanlık odanın en aydınlık yerinden, pencerenin önünden, onu arayıp sesiyle yetinmek zorundayım.

Kendisini aramak için bir bahaneye gerek olmadığı için,
Onu aramam gerektiğini içimdeki sızıdan anlayabildiğim için
Ne kadar erken ararsam, günün geri kalanı için o kadar iyi bir şey yapmış olacağım için
Ve günün hangi saatinde ararsam arayayım, aradığım zaman o hangi ruh hali içinde olursa olsun, hep aynı sevecen, merhametli, neşeli sesi duyacağım için
Annemi sevmek durumundayım.

Avuçlarının içinden öpüyorum anneciğim...

28 Aralık 2012 Cuma

"İSLAMİ HAREKET ÖNCÜLERİ" PROF.DR. HAYREDDİN KARAMAN


     “İslamcılık” kavramının ne’liği üzerine yapılan tartışmaların oldukça yoğun olduğu günümüzde, bu tabirin tanımı ve işlevini ortaya koyduktan sonra, bu tanıma örnek oluşturan sekiz önemli İslami hareket önderinin hayatları ve ideolojileri hakkında kapsamlı bilgiler veren faydalı bir eser.
    
Sözü geçen isimlerin, objektif bir bakış açısıyla ve didaktik bir üslupla anlatılacağı, kitabı okurken, sonuç bölümünde, anlatılan isimlerin ortak veya farklı yönlerini belirten bir değerlendirme olacağı tahmin ediliyor. Ancak kitap okunmaya başlandığında, yazarın kitap boyunca öznel değerlendirmelerine oldukça sık yer verdiği, bu sebepten olsa gerek, bir sonuç değerlendirmesi kaleme almadığı görülüyor.
      Kitabın giriş bölümüne bakıldığında, “son iki asır içinde yaşamış olan İslamcıların hayat hikâyelerini, görüşlerini ve ıslahat programlarını anlatmaya çalışacağım” sözleriyle amacını dile getiren Hayrettin Karaman, İslamcılık terimini tanımladıktan sonra, terimi ‘uyanış öncesi’ ve ‘uyanış’ dönemleri olarak inceliyor. Uyanış dönemini değerlendirirken de, dönemin siyasi görünümünü, tepkilerini ve öncülerini ele alarak ifade ediyor.
      Sonrasında kitapta herhangi bir bölümleme yapmadan, İslami hareket öncüleri olarak listesine aldığı, Tunuslu Hayreddin Paşa, Said Halim Paşa, Muhammed İkbal, Abdurrahman el- Kevâkibî, Hasenü’l Bennâ, Seyyid Kutub, Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî, Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî  gibi isimleri, her biri müstakil bir başlık altında olmak üzere, kronolojik olarak incelemeye tabi tutuyor.
     
     Eserde şahıslar incelenirken, önce kısa hayat hikâyeleri veriliyor, kitaplarından yapılan alıntılarla ideolojileri anlatılıyor ve son olarak da adı geçen şahıslarla ilgili yazılmış tenkitlere veya değerlendirmelere yer veriliyor. Kitabın sahip olduğu bu sistematik üslup, kitapta yer alan kişilerin seçilirken, belli bir amaç doğrultusunda bir araya getirildiklerini daha net gözler önüne seriyor. Şahısların kitaplarından yapılan alıntılar, onların eserleri ve düşünceleri hakkında daha objektif bilgi edinme imkânı sunuyor. Bu üslup, bir bakıma okurun kendi değerlendirmesini ve yorumunu yapabilmesini sağlıyor. Bununla birlikte yazar da, kendi yorumlarına, şahıslar hakkındaki kabullerine ve değerlendirmelerine sıkça yer veriyor, kişiliklerini ve düşüncelerini anlatılırken, oldukça öznel bir tavır sergiliyor.

     
     Yazarın takındığı bu öznel tavır, adı geçen İslami hareket öncülerinin, yazarın yönlendirdiği şekilde anlaşılmasına sebep olabiliyor. Zaten kitabın en başında İslamcılıktan kastının ne olduğunu anlatırken, hayatları ele alınacak olan şahısları da İslamcı olarak tabir ettiğinin ve ona göre bir değerlendirme yapacağının sinyalini veriyor.


     Sonuç olarak, İslami hareket öncüleri kitabının, birbirinden önemli sekiz şahsiyet hakkında genel manada bir bakış açısı sağladığını söylemek mümkün. Özellikle hayatları ve eserleri hakkında kısa ve öz şekilde bilgi veriyor. Ayrıca yazar, önsözde, kitabın devamının olacağını da haber veriyor ve bir müellifin mısralarıyla sözlerini bitiriyor:

“Ya Rab kerem et ni’am senindir
Affeyle bu müttehem senindir
Kulun nesi var elinde Rabbim
Hatta şu yazan kalem senindir.”



İslami Hareket Öncüleri
Prof. Dr. Hayrettin Karaman
Yayınevi, basım yeri Ve yılı: İZ yayıncılık / İstanbul / 2012
Sayfa sayısı: 448
Kapak: Karton
ISBN No: 978-975-355-917-1


24 Aralık 2012 Pazartesi

Yazmayı bilmediğimi yazdım


Sevdiğine güzel şeyler söylemek isteyen utangaç bir delikanlının, "ben öyle güzel laflar etmeyi beceremem" demekle lafa girme çabaları gibidir şiire başlamak isteyişlerim.
Ne zaman içimden bir şair seslense, ellerimi hazır eder, kem kümler, başlamadan elhamdülillah der kalkar giderim.
Pat küt lafa girmek en iyisi aslında. Provalar, hazırlıklar, denemeler bana göre şeyler değiller.
O an, aklıma gelen ilk cümleyi söylemekle başlamazsam, o ânı da "başlayamadıklarım"ın başına eklemem icab eder.

Böyle böyle yazılı olmayan listelerim vardır zihnimde. Bunları listelemek beni tanımlar.
Örneğin, "ben söze giriş cümlesiyle başlayamayan biriyim." deyişim gibi.

Sonlarım başlarımdan da beter.
Sözü, işi, gidişi. Susmayı, ağlamayı, yazmayı... Bitirmek zordur.

Saçma davrandığımı ve konuştuğumu düşünenlere cevabım budur.

Başlamaktan ve bitirmekten korktuğumuz, başı sonu imkansız bir cümledir yaşamak.
Sözün var olduğu gibi hayatın da ustaları vardır.
Hepimiz iyi şiir yazmak zorunda olmadığımız gibi, hepimiz iyi yaşamak zorunda da değiliz.
Ve nitekim hepimiz iyi şiir yazamadığımız gibi hepimiz iyi yaşayamayız.
İyi şiir yazanlarımız iyi yaşayamayabildiği gibi, iyi yaşayanlarımız da iyi şiir yazamayabilir.

Onu diyorum, şiir bir felsefe değil, mantık değil. His. Ruh. SİMYA.
Kadın gibi belirsiz. Kadın gibi nazlı
Kadın gibi sürprizli. Kadın gibi zor.
Kadın gibi anlaşılmaz. Kadın gibi vazgeçilmez...
Bir kadını hissetmeden anlayamazsınız, bir şiiri hissetmeden yazamazsınız.

Yaşamakta usta değilim ve şiir yazmakta.
Ve aşkı yazacak kadar aşık değilim.

Hislerime güvenirim.
Bu güven ile ben, bir kadını anlayabilirim, bir gün bir konuşmaya en başından başlayabilir ve gözyaşlarıma tam yerinde müdahale ile doğru bir son verebilirim.

Olur ya, günün birinde bir simyacıyla tanışabilir, ona aşık olabilir ve dünyanın en güzel şiirini yazabilirim.
 

15 Aralık 2012 Cumartesi

Bu gece konuşmayalım, düşünmeyelim ve gözlerimizi yumup
ilk aklımıza gelen şarkıyı dinlemeye koyulalım.

 ...
...
...

10 Aralık 2012 Pazartesi

Ne düşünüyorum bak;


Roma'ya gidelim, Şam'a gidelim, Iğdır'a gidelim mesela

Yorulduk hep aynı otobüsler gecen aynı duraklardan…

Hep aynı hanende, aynı sazende,

bilindik nota, aşina beste.

Yorulduk hep aynı şarkılar çalan aynı radyolardan.

Bana sekizinci notayla şarkılar söyle… 
 
 
 
 

1 Aralık 2012 Cumartesi

Cennet Tahminleri 089360

Cennete gitmeyi çok istiyorum.
Hani sevdiklerinin yanına gitmek için otobüse binersin de bir türlü bitmez ya yol,
Öyle, geçmiyor işte zaman.
O kadar gitmek istiyorum ki, uyuyamıyorum zaman geçsin
Belki biraz da heyecan var, özlem tabi çokça.

Hiç görmedim ama, gördüklerimden de güzel olduğunu biliyorum.
Hem ben zaten öyle çok güzel şeyler de görmedim hayatta
Bir iki manzara gördüm İstanbul'da, belki diye geçirmiştim içimden,
Belki cennet buraya benziyordur; ya da tam tersi...

Sonra bir de, sadece bir çift içi sevgi dolu, güzel göz gördüm hayatta
Evet dedim, cennet böyle bir şey olmalı.
Ama onların gerçek cennet olmadığını idrak etmem zaman almadı;
Güzel dediği her ne varsa, bir daha göremeyince anlıyor insan

Çünkü cennetten çıkarmaz Sevgili bizi. Der ki, hak edersen, ebedî...

Cennete gitmeyi çok istiyorum.
Merak ediyorum, nasıl oluyor da sonsuzu anlayabiliyor insan?
Sonsuzu yaşarken de unutur mu yoksa, fani olduğunu unuttuğu gibi..
Sonra, orada istediğim kadar ağlayabilir miyim mesela, başım ağrımadan.
Yağmur yağar mı istediğim kadar?
Herkes orada olacak mı bir de, en çok bunu merak ediyorum.
Çünkü ben ilk Aişe annemi tanımak istiyorum, karşılamaya gelir mı beni?
Belki elini omzuma koyar, yürürüz.
Malik Şahbaz benden önce gelmiş oturuyordur mesela orda.
Ha bir de, babam da orda olsun, lütfen...
Hep mahzun bakan ela gözlerini, geçim sıkıntısı çekmiyorken görmeyi de çok istiyorum.
Zaten sanki en çok annemi göreceğimden emin gibiyim, günah yazma Allah'ım,
Annemi en güzelinden vermişsin, çok seviyorum.

Bu kadar çok şeyi merak etmek iyi değil belki.
Elimde değil, merak kara ciğerimi zımparalıyor,
Son bir şey sormam lazım, yüzüm kızararak, suç işliyormuşum gibi.
Orda olacaksın değil mi?


Yukarda yazılanlar, tam olarak böyle hayaller...
Zor.
İmkansız olmamakla beraber...

20 Kasım 2012 Salı

Yalnızlığı öğrendiğim gün, gittim ve ona şöyle dedim:


Yalnızlıkla ilgili yazılan şiirleri, hep evde tek başına kaldıklarında yazdıklarını zannederdim
Ya da bir pazar günü gezmeye gitmek için müsait bir arkadaş bulamadıklarında.
Her gün beraber olduğu birisi, o gün işe ya da okula gelmediğinde mesela...

Bunu okuyan herkesin, yalnızlığın ne demek olduğunu bilen en iyi kişi olduğuna eminim.
Ama siz de emin olun, hiç yalnızlığı yaşamayan biri, onu benim önceden zannettiğim şey zanneder
Evet, şimdi ben de biliyorum o kadarcık bir şey değil yalnızlık,
Evet şimdi çok iyi biliyorum ben de, şairler neler çekmiş.
Artık biliyorum yalnızlık ne kadar da yapışkan, can sıkıcı, boğaza takılan bir gıcık kadar gıcık...

Aslında en iyi bildiğini iddia ettiğini söyleyen herkesten daha çoğunu biliyorum.
Çünkü sandığınız gibi, geceleri yalnız uyumak değil o,
Tek başına sevinip tek başına ağlamak da değil.
Telefonun çalmaması, gelenin olmaması, bir tek arkadaşın kalmaması? Hayır değil.

Yalnızlık denen şey, birlikte uyuduğunun bir 'beden' olmasıdır.
O şey, birlikte gülüp ağladığın kişiyle, farklı şeylere aynı tepkileri vermektir.
Hiç susmayan telefonların sürekli bir şeyler istemesi, her kapının bir şey almak için çalınmasıdır.
Asıl yalnızlık da, yanıbaşındaki onca arkadaşının, anlattığını bile anlamamasıdır.

Bir insanı yalnız bırakmamak zor şey böyle düşününce. Hem böyle düşününce üzülmüyor insan yalnız bırakıldığına, kolay değil, her insan yapamaz diyebiliyor.
Yine de kendimi alamıyorum kendi kendime içlenmekten. Ben yalnızlığı bu kadar iyi tanıyorsam,
Hep senin yüzünden..!

8 Ekim 2012 Pazartesi

Blog'a yazan insanlar için

Blog kullanan insanları önemsiyorum. sosyal medyanın dejenere paylaşımlarından farklı bir ortamı var çünkü blogların.
Üretken olduğuna inanıyorum blog yazarlarının, yine sosyal medyadaki şiir ve yazı tüketiciliğinin aksine.

Kullananlar bilir, eviniz gibidir burası, sanki kimse okumuyor gibi rahat yazarsınız, içinizi dökersiniz. Bu da size, gösterişten uzak bir samimiyet verir; yazdığınız yazılara, şiirlere, ya da çektiğiniz fotoğraflara veyahut da paylaştığınız müziklere...
Bloğunuzun sıfatı neyse, sizin içiniz odur. Fotoğraf bloğuna sahipseniz biz sizi fotoğraf sever olarak biliriz, şiir bloğunuz varsa, biz takipçileriniz için bir şairsinizdir...
İnsanın içini dökmesi iyidir...

Blog kullanan insanlara saygı duyuyorum biraz da. onlarla konuşabileceğimiz şeyler olduğuna inanıyorum. ortak zevklerimiz ve ilgi alanlarımız olduğunu, birlikte yapacağımız çaylı bir sohbetin çok renkli ve zevkli olabileceğini düşünüyorum...

Neden olmasın?..


28 Eylül 2012 Cuma

Yağmur öncesi gökyüzü gözlerim

Filozoflara has şımarıkça dertlere sahibim.

Diyorum ki yorgunum, diyorum ki dinlenmek istiyorum. Gidecek hiçbir yerim yok diyorum. Bu kafese mahkumum.
Beklemekten yorgunum, ağır makamlı şarkılardan yorgunum; kendim gidip kendim beklemekten, kendim söyleyip kendim dinlemekten yorulduğumu kastediyorum.

Unutamadıklarımın ağırlığı büküyor belimi.
Mutlu olmaklık geçmişte olan bir şey değil, söylenenler zihinde canlı dururken.
Güneşin yeniden doğması, battığı yere bakarak beklenmez.
Kalp kırıksa, hatırlanacak güzel bir şey kalmaz arkaya.
Sarf edilmesi bir an süren bir cümle, kat edilmesi günler süren yolların koyamadığı mesafeleri koyar araya..



21 Mayıs 2012 Pazartesi

Bavulu yere bırakıp, masanın üstünde duran kağıda şöyle yazdım:

Yalnızlığı bile yalnız yaşayamayan bir insanı hayat daha çok yoruyor.
Başa çıkılması bizatihi zor olan bir şey olan yalnızlığın yanında
Başa çıkılması gereken başka şeylerin de var olması yoruyor aslında.
İnsanlara kırılıyorum, insanlar değişmesinler istiyorum; hayatlarında ne olursa olsun, hayatlarına kim girerse girsin, aynı kalabilsinler istiyorum.
Dengeyi kurmak zordur biliyorum, ama asıl zor olan dengede kalmak...

Bu kırgınlıklar, bu yorgunluklar, bu yoğunluklar, bu kavgalar, bu gidişler, terk edişler, kafa karışıklıkları, kararsızlıklar... hayatımda yeni bir döneme doğru sürükledi beni.
Planlar yapıldı, fazlalar atıldı, eksikler yazıldı, eşyalar toplandı,
biletler kesildi, vedalar edildi ve bir ay sonrasına niyetlenildi...
"Hicret", derdi iyi bir yazar, "imkanların tükendiği yerden imkanların üretileceği yere göç etmektir."

Hicret, fedakarlıktır. zahirde de olur göç, batında da. gönlünü sevdiğinin istediği yere koymaktır mesela, hiç istemesen de.
Sevdiğin gel dediğinde usulca gelmek, gitmeni istiyorum dediğinde boyun büküp gitmektir hicret.
Mücadeledir. Elindekinin hepsini sarf ettikten sonra, ellerine yeni gayretler giydirmek için gitmektir.
Sabretmektir. Tekrar çağırılana kadar, isyan etmeden, soru sormadan, ona kızmadan beklemektir.
İmtihandır hicret. Her imtihan gibi zordur, zorunludur.
Belki de sıramız geldi kaçınılmaz sorularla muhatap olmaya.
Olanda hayır vardır, Hicretimiz hayr ola, mübarek ola...

9 Nisan 2012 Pazartesi

..İnsan çabuk hayal kurar çünkü.

Herkesin içinde kendince mutlu olduğu bir hayatı var.
Kimi zaman başkalarının hayatına özendiği olsa da, kimseye vermeyeceği, başka hayatlarla değiştirmek istemeyeceği bir yaşantısı var...
Sadece bazı olaylar, bazı kişiler, bazı durum ve şartlar ile birlikte, kişi hayatının seyrinde değişiklikler olabiliyor kimi zaman.
Ve bu sözünü ettiğimiz kişi hayatı, o kadar tekdüze, -mutsuz olmamasına rağmen- o kadar alışılmış ve o kadar sıradanlaşmıştır ki, gidişatı etkileyen kişi ya da olayların rüzgarına birden kapılıverir.
Bu yeni ve kendisininkinden farklı olan hayata kendini monte eder çabucak ve kabul görmeye çalışır. Bunu ister.
Bu isteği olumlu karşılanır, kabul edilirse mutlu, olumsuz karşılanır da kabul görmezse mutsuz olur.
Bu düz bir işlem... Eğer önce kabul görür de sonra dışlanırsa, bir zaman içinde bulunduğu bir hayata uzaktan bakmaya maruz bırakılırsa, işte ona mutsuzluk demek yavan kalır.
Çünkü, kısa bir zaman da olsa "ait" hissetmiştir kendini,
belki planlar yapmıştır, hayal bile kurmuştur hatta.
İnsan çabuk hayal kurar çünkü... İnsan zanneder, bilmez çünkü.
Hayır, inanmayın onlara; hayatın matematiği basit değildir!
Kolay gibi görünür ama çözmek insan işi değildir.
Hayatın matematiği mistiktir. Ve insan, bu işlemin en çetin bilinmeyenidir.


"Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız, ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla..."


Beylik laflar ettiğime bakmayın, son noktayı hep şairler koyar.
Hayatımız var oldukça, 'başkaları' da hep var...


Selametle...